Balkonum, Balkonlar
Bir eşik mekânın kişisel ve tarihsel izdüşümü
Şu an pencerenin önünde oturuyorum. Berlin’in -2 derece soğuğu dışarıda, Ankara bugün 15 dereceymiş. Balkona çıkmak istiyorum - yani hava soğuk olmasa. Çünkü dışarı çıkıp bir kafede kahve içmek istemiyorum. Ama insan görmek istiyorum. Sesin geldiği tarafa kafamı çevirmek, başkaları n’apıyor görmek istiyorum. Tam çıkmadan, tam kalmadan.
Balkon bunun için var. Ne içerisidir ne dışarısı. Ev konforunda yarı sosyallik.
Ayrancı’daki eski evimdeki o balkonu düşündüm. Boyuna uzun uzadıya giden ama eni bir karış. Orada oturduğum yıllarda bunun bir ayrıcalık olduğunu bilmiyordum - balkon vardı, küçücük, ama vardı. Bahar gelince kahvemi oradan içerdim. Yazın rakı sofrası kurardım. Arkadaşlarımla kahvaltı yapardım. Babam gelince tavla atardım. Yan komşumla selamlaşırdım (bir kere oldu gerçi, yan komşum Rus bir kadındı, evde yabancı sevgilimle İngilizce konuşurken “Nerelisiniz?” demişti ve konuşma bundan ibaret oldu. Aa hayır, bir kere de kitap okurken bir kız arkadaşımla “Ne güzel okuyorsunuz” demişti. Neyse, konuyu romantize etmek için hep olmuş gibi davranmayı tercih ederim.) Çamaşır ipi demir korkuluklara bağlıydı, havlu düşerdi zaman zaman, neyse ki don mon düşürmedik de alt komşuya utanmadık. Arkadaşım nişan yüzüğünü düşürdü diye balkondan, komşularla otoparkı aramıştık gibi gibi sosyal sahnelere mahal verdi.
Ben 20. yüzyılın o sosyalleşme işlevini özleyen 21. yüzyıl insanıyım.
Balkon kelimesi, Venedikçe balcòn veya Fransızca balcon “bir kirişle taşınan ev çıkması, cumba”dan geliyormuş1. Bu bana pek bir şey ifade etmedi. “Eşik mekân” denmesi daha uygun, iki dünyanın tam sınırında duran, ikisine de ait olan/olmayan yer.
Ama bizim mimarlık geleneğimizde balkondan önce cumba varmış. Cumba kapalı bir çıkıntı. Balkon çift taraflı bir eyleme izin veriyor: hem görürsün hem görülürsün. Cumba tek taraflı: ben görebileyim ancak onlar beni görmesin.
Tanpınar İstanbul’u anlatırken o eski şehrin ruhunu cumbalarda görmüştür:
“İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı.” Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir
Peyami Safa bir romanına Cumbadan Rumbaya adını vermiş. Batılılaşmanın hikâyesini o geçişe sığdırmış. Gelenek cumbayla, modernlik balkonla. Ve modernlikle birlikte dışarıdan görünmek de geldi. Başta cumbanın sağladığı mahremiyet elden gidiyor endişesiyle İslami çerçevelerde tehlikeli bulunmuş. Şimdi mutfak kadar olağan.
Ayrancı’dan önce annemle Dikmen’de otururken başka bir balkon vardı hayatımda. Orası kapalıydı - PVC doğrama, cam, içerisi ne tam oda ne tam balkon. Zaten kışın soğuk olurdu oturmazdık, yazın da camları açıp otururduk. Kapadık diye daha mı çok oturduk, bilemiyorum.
Kapatılan balkon zamanla balkon olduğunu unutuyor, siz de unutuyorsunuz.
Kapatan haksız değil aslında. Türkiye’de bahar ve sonbahar üç-beş haftaya sıkışıyor, kalan zamanda ne yapacaksın o birkaç metrekareyle? Ya önüne PVC takıyorsun ya da bisikleti, kışlık yorganı, bozuk ısıtıcıyı, ananın turşu kavanozu koleksiyonunu yığıyorsun oraya. Birden fazla balkonu olan evlerde bir hiyerarşi doğuyor: biri eşyaların sürgün yeri, diğeri yaşam alanı.
Pandemi olunca baş tacı oldu balkon yeniden. Tozlar silindi, turşu bidonunun yanına sandalye sıkıştırıldı. Sosyal bir mecra olabileceğini insanlar yeniden hatırladı. İtalya’da insanlar balkonlardan şarkılar söyledi. Yakın oturan komşular sohbetlere çıktı.
N’oldu, şimdi pabucu dama geri atıldı mı?
Bir ara yine Ankara, bu sefer Söğütözü - bizim balkondan kafanızı yeterince uzatırsanız AKP binasını görebiliyordunuz. Seçim gecelerinin kaosunu ve hüznünü ben bizim balkonda yaşadım. Sevincini de iktidar kendi balkonunda.
Balkon hep böyle olmuş. İlk balkonlar Antik Pers’te, Mısır’da törensel ve hiyerarşik amaçla kullanılmış.2 Yükseltilmiş zemin üzerindeki kişi, altındaki kalabalığa hâkim olur. Üstte duranı yüceltir. O, aşağıdan bakılır ama dokunulamaz; görülür ama erişilemez olandır. Alttakini küçültür. Bu mantık tarih boyunca diktatörlerin de silahlarından biri olmaya devam etmiş. Örneğin, Mussolini, Roma’daki Palazzo Venezia’nın balkonundan imparatorluk ilanını ve savaş kararlarını duyurmuş; savaşın ardından İtalyanlar o balkonu yıllarca kapatmış.3
Bazen de balkon direnişin mekânı oldu. Bez afiş sarkıtan, slogan atan, Gezi günlerinde tavalarla dayanışma gösteren insan balkonlarda buluştu. Aynı mekân hem egemenin sesi hem sıradan insanın evdeki tek kamusal köşesi.
Tabii daha romantik sahnelerde de başrol oldu balkonlar. Ortaokulda ilk Shakespeare okuduğumda en sevdiğim o balkon sahnesiydi. Juliet’in repliklerini ezberlemiştim, kendi kendime oynardım. “Ah Romeo, Romeo! Neden Romeosun sen?”
Ama araştırınca komik bir şeye rastladım: o balkon orijinal metinde yokmuş. Shakespeare’in metninde “balkon” kelimesi veya sahne direktifi de yok. Romeo sadece “şu pencereden sızan ışık ne?” diye soruyor. Balcony kelimesi İngilizceye 1618’de girmiş, oyun 1590’larda yazılmıştır.4 Shakespeare İngilizceye yaklaşık 1800 kelime sokmuş ama balcony onlardan biri değilmiş. Sonrasında bu ünlü balkon sahnesi, balkonda oynanmaya başlanmış. Sanırım Verona’daki Juliet’in evinin balkonu olması ile bir ilgisi var.
Juliet de zaten balkonda özgür iradesiyle değil mecburiyetten duruyordu. Ailesi tarafından eve kapatılmış, balkon tek nefes yeri. Ortaokulda onu taklit ederken bunu düşünmemiştim.
Bir ara İstanbul’a taşındım. Kiralık ev ararken “balkonlu” yazısını görünce duraksadım - sanki lüks bir özellikmiş gibi öne çıkarılıyordu. Hani her evde olan bir şey değil miydi? Balkon İstanbul’da ayrıcalıktı.
Balkon bir zamanlar saraylara aitmiş. Rönesans'ta soylular halka karışmadan şenlikleri balkondan izler, sosyal konumlarını sergilermiş.5 Zamanla aşağı inmiş - önce burjuvaziye, sonra işçi sınıfına. İstanbul'da "balkonlu" ilanını görünce o tarih aklıma gelmedi tabii. Ama belli ki balkon hiçbir zaman halka tam inemedi.
İspanyolcada bir fiil karşıma çıktı balconear , kabaca “balkona yaslanıp katılmadan seyretmek” anlamına geliyor. Sadece izlemek, karışmamak, orada olmak ama dahil olmamak.
Manet’nin Balkon tablosuna bakınca tam bu: dört Parisli balkonda durur. Burjuva görünümlü bu figürler resmidir ve sokağın haline mesafeli durur. Sağa sola bakar, kendi hallerindedirler. balconear
Madrid’e gittiğimde Goya’nın eserlerinden etkilenmiştim. Daha provokatif bulmuştum. Balkondaki Majalar‘ında Manet’nin tersine kadınlar seyredilmek için oradadır. İki kadın balkonda oturmakta, arkalarında karanlık erkek figürleri belirmektedir. Kadınlar görünürde özgürdür ama arka plandaki varlıklar bu özgürlüğün sınırını çizer. Balkon burada hem sahne hem kafestir. Balkon, bu sefer yüksekte duranın aşağıyı izlediği bir mekan değil, duranın sergilendiği bir showroomdur. İzlenen değişmiştir.
Boccioni’nin Street Enter The House resminde ise, kadın figürüyle iç ve dış mekân birbirine karışır, sokağın gürültüsü evin içine akar. Sarkan kadının ve çevrenin sınırları belli değildir, balkon artık bir geçirgen zardır.
Bacconi resmini urbanizationa ve şehirlerin hızla büyümesine bir politik tepki olarak yapmış olsa da6, balkonla dışarının sınırlarının bulanıklaşmasını daha romantik bir yerden Federico Garcia Lorca, Hoşçakalın şiirinde şöyle söylemiş:
Ölürsem
Açık bırakın balkonu.
Çocuk portakal yer.
(Balkonumdan görürüm onu.)
Orakçı ekin biçer.
(Balkonumdan duyarım onu.)
Ölürsem
Açık bırakın balkonu!
Üç tablo, üç farklı balkon ilişkisi: izleyen, izlenen, içine çekilen.
Araştırmaya başlayınca hem sembolik hem de günlük hayatımızda ne kadar yer ettiğini daha fazla fark ettim balkonların. Daha mimari olarak farklı okumalarını, Bauhaus etkisi gibi konuları gördüm, pas geçiyorum.
Ankara balkon korkulukları diye bir arşiv buldum, 1960-75 arası resimleri bakmak isteyene :)
Pencerenin yanında, koltukta yazıyorum bunları. Pencere yeterli gelmiyor kendimi sokakta hissetmek için. Cam beni net bir şekilde ayırıyor. Bazen sabahları balkona güneş vuruyor, bir dakika da olsa çıkıp ayçiçekleniyorum. Ben camlarla kapatmayacağımı bildiğim balkonumla baharı bekliyorum.
Okuduğunuz için her zamanki gibi teşekkür ederim <33
Berçem
"Balkon" kelimesinin etimolojisi: Venedikçe balcòn → Germence *balkan (mertek, taşıyıcı ağaç) → Hintavrupa Anadili *bhelg- (kalın ağaç gövdesi). Bazı yorumculara göre Farsça/Türkçe bālāχane (yukarı ev) kökenli de olabilir. etimolojiturkce.com
Carlotta ve Matteo Origoni, “A Brief History of the Balcony, from Ancient Persia to the COVID-19 Pandemic”, Domus, 2020. domusweb.it
“Mussolini’s Balcony”, Atlas Obscura. atlasobscura.com
"Romeo and Juliet's Balcony Scene", The Shakespeare Blog, 2014. theshakespeareblog.com
“The Vanishing Balcony”, Barcelona Metropolitan. barcelona-metropolitan.com
“The Street Enters the House - Boccioni”, Saatchi Gallery. charlessaatchi.com























istanbul'a ilk taşındığımda ufak bir şok geçirmiştim balkonsuzluk yüzünden. çünkü benim geldiğim yerde balkon yaşam alanıdır. yemek yersin, uyursun, misafir ağırlarsın, kışlık hazırlığı (domates kurutma, salça ve dahası) yaparsın....yani ben balkon kadınıyım 💁♀️ şimdiki evimde de var olan balkonu kullanamıyorum ne yazık ki mevsimsel şartlar yüzünden, tıpkı senin gibi. balkonda zaman geçirme hissini çok özlediğimi hatırlattı bana yazdıkların. ellerine sağlık, çok keyifliydi 💛
Ben de kesinlikle balkon insanıyım. Ve o kadar zamandır bunun özlemini çekiyorum ki yolda yürürken özellikle bahar aylarında sürekli insanların balkonlarini keserim. "Ne ekmiş, nasıl masa koymuş…" hep incelerim. Tarihsel olarak da senin kişisel tarihin de olmak üzere birlikte bakmak bana da çok iyi geldi. Ellerine sağlık.